Geçen yüzyılın başında ilk ortaya çıktığından beri hızla ilerleyen sinema giderek günümüzün en önemli bir sanat dalı olmayı başardı. Hem de artık insanlara ‘sadece eğlence’ ve ‘hoşça vakit geçirme’ vaat etmediği halde. Sinema sanatı dünyanın her yerinde yetiştirdiği sayısız saygın ve cesur yönetmen, senarist, yapımcı, oyuncu, ve diğer kadroları ile günümüzde seyircisini sarsıyor, düşündürüyor, korkutuyor. Bazen öyle bir eleştiriyi gündeme getirebiliyor ki, sinema salonundan çıkarken utanç ve aşağılanma bile hissedebiliyoruz. Yine de, vakit ve para ayırıp, o filmleri görmeye gidiyoruz ve üzerinde günlerce düşünüyoruz. Bazı film sahneleri yıllarca belleğimizde yer ediyor.
Neden?
Çünkü, tıpkı psikanalizde olduğu gibi bu yönetmenler de bilinçaltımızdaki korkulara, utanç ve suçluluk duygularına, en gizli fantezi ve arzularımıza el atıyorlar. Bazen tek bir kare ile, bazen tüm bir film boyunca, bazı en cesurları da tüm filmlerinde bunları ele almaktan vazgeçmiyorlar… (Örneğin Pasolini, Fellini, Bergman gibi…)
Çünkü, bu filmler ve yönetmenler tek tek fertleri sarstığı gibi politik sistem ve devlet yönetimlerini, dini çevreleri eleştiriyorlar ve sarsıyorlar. Sonuçta yönetimler ve kiliseler tarafından sansüre uğruyorlar.
20.yüzyıl boyunca hangi filmlerin kimler tarafından, ne gerekçelerle sansüre uğradığı ayrıntılı olarak incelense belki de 20.yüzyılın bilinen ve resmi tarihinin yanında bilinçdışı tarihi de yazılabilir. Sinema sanatı gibi, 20. yüzyılın başında ortaya çıkıp saygın bir bilgi ve meslek alanı haline gelen psikiyatri, psikoloji, ve psikanaliz de 20. yüzyıl boyunca karmaşık süreçlerden geçti. Bazı devlet yönetimleri bu bilgi ve meslek alanlarını kendi amaçları için kötüye kullanmak istediler. Tıpkı bazı devlet yönetimlerinin kendi çıkarları doğrultusunda yaptırdıkları propaganda filmleri gibi. Buna karşın, gerçek ve cesur sanatçılar insana dair gördükleri gerçekleri sanatlarına yansıtmaktan vazgeçmediler. Bu konuda, gişe ve hasılat kaygısını ön planda tutan yapım şirketlerinin kontrolündeki Hollywood sinemasına oranla Avrupa sineması birkaç adım önde gitmeyi başarmıştır. Örneğin Lars von Trier, Michael Hanecke ve diğerleri gibi.
Psikoloji ve psikiyatrinin önemli sorunlarından birisi, her bireyi yakından ilgilendiren birer bilim ve uygulama alanı oldukları halde profesyoneller dışında kalan kişilere güncelliğini koruyarak ulaşmakta yeterince başarılı olamamalarıdır. Sinema gerek geniş kitlelere ulaşan popüler bir sanat dalı olması, gerekse çok geniş anlatım olanakları nedeniyle psikoloji ve psikiyatriyi yakından ilgilendirmekte ve hem bu iki alana ilişkin mesajları geniş kitlelere iletebilirken, hem de bu meslek alanlarında çalışan profesyonelleri düşündürmesi gereken sorular ve görüşler ortaya atabilmektedir. Tarihsel bir örnek olarak, bugün giderek önemi anlaşılan dissosiyatif bozukluklar konusunda bilimsel dergilerin yayın kabul etmemekte direndikleri yıllarda, psikiyatrist Cornelia Wilbur’un bir hastasının gerçek yaşam öyküsünü ele alan Sybil adlı film önce halka ulaşmış, daha sonra da bu konuda çalışan profesyonellerin önünü açmıştır. ‘Guguk Kuşu’ yerleşik psikiyatriye önemli bir eleştiri getirmiştir.
Bizim burada amacımız elbette esas olarak önemli bir eğlence olan sinema sanatının eğlendirme özelliğine halel getirmek değil. Amacımız, bu sitenin içeriği ile ilgili olarak, merak edenler için psikiyatri ve psikanalizin konuları ile örtüşen filmler ve yönetmenlerden söz etmek…
Dr.İlknur Şar
Psikiyatrist
[catlist id=36]The post Psikiyatri ve Sinema first appeared on Prof.Dr.Vedat Şar.]]>Cezaevi koşullarynda ortaya çıkan agresyon ve grup psikolojisini konu alan 2001 tarihli Deney (Das Experiment) adlı oldukça ilginç filmin 1957 doğumlu yönetmeninin 3. filmi. Hitler’in özel sekreteri Traudl Junge Nazi diktatörün Berlin’deki sığınakta geçen son 12 gününü anlatmaktadır. Oldukça gerçekçi ve yakın plan görüntülere yer verilen film Saddam Hüseyin’in son dönemini anımsatmakta, Hitler’in yakın çevresi ile ilişkilerini, birbirlerini nasıl yönlendirdiklerini ve gerçeklikten kopuşlarını yansıtmaktadır. Diktatörün kitlelere seslendiği haşmetli hallerinden çok, kuşatılmışlık duygusu içersinde, öfke patlamaları geçiren, gerçekle-gerçekdışı arasında gidip gelen, yaşlı ve çökkün bir görüntüsünü ekrana taşıyan film seyircide bir iç bulantısı duygusu yaratan, bütünüyle ‘hasta’ bir ortamı betimlemektedir. Sosyal psikolojide grubun küçük çapta bir kitleye dönüşmesi olarak tanımlanan bu durum kendi içine kapanan, ya da yalıtılan az sayıda insanın giderek ancak kitle hareketlerinde görülebilen dinamiklere sürüklenebilmesini ifade eder. Ortak amaç her şeyin üstüne çıkmış, kişisel sorumluluk duygusu kaybolmuş, acıma ve merhamet gibi duygulara yer yoktur (füzyon). Önce günah keçilerine yönelen öfke giderek kendinin yokoluşunu bile kabul edilebilir kılar.
Dışa kapalı her kurum yozlaşmak zorundadır. Pek çok kurum vardır ki (bu bir şirket, dernek, üniversite departmanı, fabrika, klinik, siyasi parti vb.olabilir) aslında batmakta olduğu halde içindekiler yükseldikleri fantezisi içersindedirler ve kurumu oluşturanlar kimi zaman içlerinden birinden (örneğin filmdeki profesör xx) gelen uyarılara da kulak tıkarlar. Bunun bedelini ise kurumların içe kapalı sistemlerini sürdürmelerine izin veren toplum öder.
Vedat Şar-İlknur Şar
The post Düşüş first appeared on Prof.Dr.Vedat Şar.]]>Başrollerde Demet Elgar, Tamer Karadağlı, ve Levent Üzümcü. Yönetmen Mustafa Altıoklar’ın psikolojik gerilim filmi Beyza’nın Kadınları Türk sinemasında bugüne kadar hem‘psikolojik ‘ ve hem de ’gerilim’ tarzının ilk ve seçkin bir örneği. Öncelikle zor bir senaryoyu (ruhsal durumun polisiye hikaye içinde verilmesi) hayata geçirmeyi başarmış. Bu tarz psikolojik derinlemesine kişilik çözümlemesi, üstelik te bunun çoğul kişilik (multiple personality) olması, senaryoyu daha zor ve karmaşık kılıyor. Doğrusu psikolojik açıdan bakıldığında kendisi de aynı zamanda tıp doktoru ve uzman bir hekim olan Mustafa Altıoklar’ın bu senaryodaki analizi çok başarılı. Belli ki senaryo yazma öncesinde çoğul kişilik konusunda yeteri kadar titiz bir araştırma yapılmış.
Beyza kişiliklerinin arka arkaya perdede sunulması hem senaryo, hem yönetim ve hem de oyunculuk açısından çok başarılı. Hikayenin polisiye kısmındaki komiser tiplemesi (Tamer Karadağlı) tam bizden biri, ve çok başarılı bir oyunla adım adım cinayetleri çözmeye yaklaşıyor. Psikiyatrist koca rolünde Levent Üzümcü de oldukça başarılı. Ve unutulmaması gereken küçük oyuncu Elif hikayedeki olayların ve Beyza’nın kişilik değişimlerinin ortasında yer alıyor. Hem Beyza’nın çocukluk travmalarını hatırlatan, hem de öğretmeni olarak korumaya çalıştığı bu küçük öğrencisi de filmin ana karakterlerinden sayılmalı. Küçük kızın oyunculuğu da çok başarılı.
Filmin en etkileyici bölümlerinden ikisi sona doğru Beyza’nın diğer kişilikleri (Ayla,Dilara,Rabia) ile hesaplaştığı rüya sahnesi ve karakolda aynalı odada sorgulanma sırasında değişen kişilikleri. Demet Elgar’yn oyunu etkileyici.
Karakterlerin daha ayrıntılı analizini, filmi yeni izleyecek olanların heyecanını söndürmemek için burada yapmayacağım.
Dr.İlknur Şar
Beyza’nın Kadınları bizden bir film. Polisiye ile birlikte çoğul kişilik teması, daha önce özellikle Amerika kökenli bir çok filme konu olmuştu. Ancak bu konuyu yerli imgeler ve yerli sözel unsurlarla karşımızda görmenin etkisi daha farklı. Yönetmen zihinlerde imgesel bir iz bırakmayı başarıyor, bir çok sahne sonradan da seyircinin gözünün önünden gitmiyor. Dissosiyatif bozukluğu olanların ve travmatik belleğin imgeselliğe yatkın olduğu düşünülürse ilginç bir köprü. Her biri konu ile ilgili değişik tartışmalara ip ucu olabilecek bir konu zenginliği oluşturulmuş. İstismar olgusunun değişik cepheleri yansıtılırken zor senaryoya rağmen hastanın bir kurban olduğu gerçeğine de halel getirilmemiş.
Travma ve dissosiyasyon özgürlüğün daraldığı zamanlarda ve coğrafyalarda dile getirilmesi daha güç olan fenomenler. Türkiye’de önce bilimsel araştırmalar bu olguyu gündeme getirdi, sanat ise bu düşünceleri geniş kitlelere ulaştırmada kuşkusuz farklı bir dil seçme durumunda.
Öte yandan filmin zamanlamasy da yerinde. Bir yandan sözumona muhafazakar bir din ve ahlak anlayışının ’trend’ oluşturduğu günümüz Türkiye’sinde öte yandan da ahlaki çöküşün en alası yaşanıyor. Tam dissosiyatif bir dünya! Dış dünyada olup bitenleri inkar etmekten vazgeçmemiz için bazan da bir bireyin iç dünyasyndaki trajediyle yüzleşmek uyarıcı oluyor. Çevremize bir baktığımızda Beyza’nın yaşantıları solda sıfır kalıyor! Mustafa Altıoklar belli ki bilerek sert, hatta kaba bir üslup seçmiş. Ama günümüz Türkiye’sinde yaşayan bizler için kabalık gündelik (normal) hayatın her yerinde ! En az olduğu yer ise psikolojik sorunları olanların dünyasında. Onlar yaşadığımız çevredeki kabalıkların açtığı yaraları kendi ruhlarında taşıyorlar. Diyebilirim ki, en azından bir psikiyatrist olarak ben insancıl bir duyarlılığı yaşayabildiğim az sayıda yerden birinin de hastalarımın karşısında olduğum zamanlar olduğunu söyleyebilirim.
Filmin sonu da bu hissiyatyma tercüme oluyor.
Dr.Vedat Şar
The post Beyza’nın Kadınları first appeared on Prof.Dr.Vedat Şar.]]>Öte yandan, Bergman’ın çizdiği görüntülerin klinik psikopatoloji ile de yüzde yüz bir uyum içersinde olduğunu belirtmek lazım. Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu’nu anlatmaya çalışan bir çok yönetmen olmuş: Identity filminden Eve’in Üç Yüzüne, Sybil’den Fight Club’a, Abuzer Kadayıf’tan Beyza’nın Kadınlarına ve nihayet Spielberg’in United States of Tara’sına dek. Bu filmlerin bazıları günümüzde üretile yapıtlar. Oysa Begman 1960’larda, yani dissosiyasyon konusunun klinik psikopatolojide henüz uykuya yatmış olduğu yıllarda, bu temaları yüksek bir gerçekçilikle ele alıyor. Bu derecede başarı kuşkusuz kendisinin bire bir gözlemlerinden faydalandığını düşündürüyor. Bu da, dissosiyatif bozuklukların, daha klinisyen ve araştırmacıların yazıp çizmedikleri ve teşhis olarak koymadıkları zamanlarda da aynı bugünkü gibi var olduğunu düşündürüyor.
Prof.Dr.Vedat Şar
The post Ingmar Bergman – Through a Glass Darkly first appeared on Prof.Dr.Vedat Şar.]]>